Ekmek ve Zeytin’i Okurken Bana Olanlar

Sözlerime sağlamcılık olsun çün Oğuz Atay’la başlamak istiyorum. Bazıları Oğuz Atay okur, bazıları -Ahmet Büke dâhil- Platonov, kimi Dostoyevski, Tolstoy, Karakoç, Nabokov, Özel, Calvino, Borges, Sait Faik, Vüsat O. Bener. Ne mi diyorum? Herkesin yazarları, kitapları vardır: yazmak istediğinde, içinde uyuyan şiir hayvanını uyandırmak gerektiğinde o kitabı eline alır. Bir sayfa, iki sayfa, bir öykü, iki öykü, bir şiir, iki şiir ve gol. Gol yani günaydın. Günaydın yani olan olmuştur, yazmaya başlamışsındır. Ne mi diyorum? Bazı kitaplar insana çok fena ilham verir, balyoz gibidir: istediğin gibi, istediğin kadar yazmana engel olan barikatı, duvarları bir hamlede –hamle yani sayfa- indiriverir. Bir de bakmışsın ki, “ve hakem başlangıç düdüğünü çal”mış, Allah “Yürü ya kulum” demiş,  namaz uykudan hayırlıymış, ezan okunmuş, göğsün sıkışmaya başlamış, kulaklarında bir basınç bir basınç, vurgun yemiş gibisin, “önce söz var”mış, “Oku!” imiş! Ne mi diyorum? Dünyanın tüm başlangıçları birleşmiş, bir de bakmışsın ki yazıyorsun. Bazı kitaplar yazdırır. “İşte Ekmek ve Zeytin öyle bir kitap” demeyeceğim, “işte Ekmek ve Zeytin benim için öyle bir kitap” diyeceğim. Böyle şeyler kişiseldir.

Ekmek ve Zeytin Ahmet Abi’nin, önceki kitaplarına göre nispeten daha kısa öykülerinden oluşuyor. Ahmet Abi mi dedim?

Ahmet Abi: ben onunla ilk kitabı İzmir Postasının Adamları’nı ararken tanıştım. O zamanlar Can Yayınları yoktu, yani vardı da Ahmet Büke okurları için yoktu. Arıyorum arıyorum kitap yok, bir kitabı bulamadığınızda neler hissettiğini hatırlıyor musun? Kitap efsaneleşir gözünde, mutat sahaf ziyaretlerin işkenceye dönüşmeye başlar, eğer çılgınca bir fikre kapılıp kendin yazmaya kalkışmazsan (evet bulamadığı kitabı kendi yazmaya çalışan arkadaşlarım var benim) beklemekten başka çare yoktur. Kitapla aranda bir âşık maşuk ilişkisi peyda olmuştur. Onu hak etmen gerektiğini, bir gün seni bulacağını düşünür düşünür, düşünürsün.

Yayınevine mail attım, “ne olacak bu kitap, bulamıyorum, sizde yok mu?” diye. Kanat Kitap, uzun içli mailime cevap olarak biraz da kabaca “Yok, tükendi” cevabını verince… Nasıl oldu da, Ahmet Abinin mail adresi elime ulaştı bilmiyorum. O zamanlar yazarlarla yazışmak gibi alışkanlıklarım yoktu. Yazarların sadece kitap yazdığını sanıyordum, ulaşılabilir oldukları, yaşadıkları, ekmek parası kazandıkları, işe gittikleri filan, olacak iş mi? Kanat Kitap’a gönderdiğimden daha az dokunaklı bir mail de ona attım. Kitabınız yok muhterem, bulamıyorum. Ahmet Büke bu durur mu, yapıştırdı cevabı: vallahi bende de yok. Sonrasını Can Yayınları duymasın; ama deyip kitabın word halini gönderdi çünkü. Bir süre sonra tanıştık, bana abi deme dedi, arada demesem de abiydi işte. Biz dayanamayız abi deriz, abileri severiz çünkü. (Yok ev abisi değil)

Ekmek ve Zeytin’de ki öykülerin çoğu dergilerde yayımlandı. Yumuşak Ge’de, İzafi’de, Har’da, Sus dergisinde. İlk öykünün adı; Tanrı Bir Devlet Bir.

“Karahindibalar uçuyor etrafta.

Şöyle bir dünya var: Yüksek kayalardan gece soğuyup gündüz ısınan taşlar çatlamış. Yuvarlanmışlar yol kenarlarına.

(…)

Şöyle bir dünya: Bir kartal geziniyor ovanın üzerinde. Yola düşüyor arada gölgesi. Göç vaktini gözlüyor. Çiftleşemedi bu yıl. Erkekler çok uzak geldi ona. Bol yılan ve kır tavşanı yedi.

(…)

Şöyle: Yolda uzun ve metal –teneke aslında- bir araba. Hayatın dirlik ve düzenliği için beş sabıkalı, beş kelepçe marifetiyle tenekede kilitliler birbirilerine.”

Ahmet Büke’nin öykülerinde hayvanlar konuşur, düşünür, üzülür, acıkır, hikâyenin içindedirler, en önemlisi de görürler. Şahittirler. Kumru Kamil efsanesini hatırlatırım. (Bu da diğer Ahmet Büke okurlarıyla aramızda bir yakınlık doğmasına sebep olsun) Çünkü insan fenadır, çoğu zaman kördür, yukarıdan (ya da bir kedi, bir karınca marifetiyle ayakuçlarından) nasıl göründüğü hakkında bir fikri yoktur. Sadece fena değil aslında, “İnsan dediğin çok garip, çok şahane, çok boktandır” Bu basit gerçeği göremeyecek kadar kendisiyle ilgilidir, kâinatın merkezi olarak yaşamak insanı körleştirmiştir. Bir güvercinin, bir kedinin, bir kumrunun bakışına işte tam da bu yüzden ihtiyaç vardır.

Allah’ım eleştirici tespitlerinden sana sığınırım. En azından bu yazı için o mesafeden beni koru. Ahmet Büke öykülerinin merkezi politik andır. (Politik an kavramını sanırım kendisinden duydum ama daha sonra sorduğumda hatırlamadığını söyledi. Kavram sahipsiz, kimsesiz kucağımda kaldı. Ellerimle büyüttüm. ) Olaylar Büke öyküleri için çok söylendiği gibi mahalle arasında geçiyor olabilir, şehirde, kırsalda, hayali bir evrende de olsa olur ama ille de, eninde sonunda gelip gerçek bir meseleye dayanır. İşsizlik, terör, işkence, Cumartesi Anneleri, “devrimci ağabeyler”, örgütler, işten kovulanlar vs. Genelde hikâyenin sonunda, damdan düşer gibi, pat diye, okur daha ne olduğunu anlayamadan… Gökte süzülen bir kartalı hayal ederken, tatlı tatlı okuma koltuklarımızda gerinmiş miskince gözlerimizi kırpıştırırken kendimizi yanan bir cezaevi arabasının içinde bulduğumuz Tanrı Bir Devlet Bir öyküsünde olduğu gibi.

Rüzgarla Konuşan Adam

Başka bir öykü; -ben burada ara verip bir öykünün başına oturdum, yazdım da ayıptır söylemesi, dedim sana ey okur, tam olarak böyle oluyor işte- Musul’da Bir Göl. Hayvanlar mı dedik, Ahmet Büke öyküleri tabiatla da hemhaldir; Bu öyküde Rüzgâr Baba’yla konuşur karakter mesela. Ama ne konuşma, ne tasvirler; “Rüzgâr Baba geldi aniden. Saçı sakalına karışmış. Çakmak çakmak közleniyor gözleri. Saçlarının arasından yalınlar düşüyor toprağa. “ Ben mi fazla etkilendim? Senin de gözünün önünde belirmedi mi Rüzgâr Baba? Bu öyküde üç devrimcinin hikâyesi anlatılıyor; topu topu ikibuçuk sayfa. Aynı kızı seven iki genç adamın hikâyesi anlatılıyor da diyebiliriz. Gidenlerin ardından geride kalanın pişmanlığını da. Ekmek ve domatesi de. Ve Rüzgâr Baba, “ayağını yere vurup havalandı gitti. Serinliğini bıraktı geride.”

Kitapta öl-e-meyenlerin hikâyeleri çoğunlukta. Kimi öldürdüklerinin yasını tutuyor, kimi işkence ettiklerinin, kimi yanıbaşında ölen asker arkadaşının, yoldaşının, kimi cesedini bile göremediği oğlunun. Kimi delirmiş, kimi pişmanlık nöbetleri geçiriyor, kimi intihar ediyor… Ekmek ve Zeytin devlet dersinden sınıfta kalan çocukların ağıtı desek hiç de abartmış sayılmayız. Tam burada Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı’ndan bir dörtlük olsun paylaşmama kim engel olabilir?

“Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
– Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
– Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.”

Gülümseyen Ağıt: Mavi ve Bahar öyküsüyle kitapta yeni bir bölüm açılıyor gibi; ağıt-lar-ın yoğunluğu azalıyor; yazarın intikamı başlıyor. Öykünün adından da belli değil mi? Kahraman sonunda ölse de, önceki öykülerin aksine coşkulu, devrimci bir ümit hâkim bu ve bundan sonraki öykülere.

“Yoksullar ve Açlar, Sokak Köpekleri, Bidon Kedileri, Evlerinden Sürülmüş Kürtler, Çingeneler, Türkler ve tek başına kalmış Madam Pi, Eşcinseller ve İki Çeşmelik Zencileri adına bildiririz ki Birleşik Cephe Komutanlığına yönelik bir saldırı daha boşa çıkarıldı.

Symrna Eyalet Hükümeti’ne ve korunaklı sitelerinde, bekçi köpekleri ardında yaşadıkları yazlıklarında refah ama sıkıntı ve korku içinde yaşayan efendilere üzülerek bildiririz ki tedirgin bir balık gibi yaşamaya devam edeceksiniz.”

(Keşke ikinci paragrafta bu kadar çok yaşamak denmeseymiş ha?)

Son Yemek, Mısır’da Cuma, Tok Uyku: Utanır Gibi Oldum Senden, Soğuk Ve Toz Zerrecikleri, Los Lunes Al Sol böyle öyküler olarak okunabilir. İşçiler patronuna posta koyuyor, aç adam ölmüyor, halk yardım ediyor, iki yoksul kardeş pazarda iyi iş çıkarıyor, çaresiz adam bakkalın oyununa gelmiyor oyununu bozuyor hatta, açlıktan şehre inen kurt sürüsü lideri, işkenceden eve dönen polisin gırtlağına çöküyor; evrende manasız bir toz zerreciği havalanmadığı için.

Sona yaklaşırken;

Ahmet Büke öykülerinde yaptığım alıntılardan da fark edileceği gibi şiirli bir dil hâkimdir. Şöyle söyleyeyim, daha önce Amerikalı eleştirmen Matthiesen’in Moby Dick için, şair Cihat Duman’ın Tehlikeli Oyunlar için yaptığını biri de çıkıp pekala Ahmet Büke öyküleri için yapabilir. Ne mi diyorum? Noktasına, virgülüne dokunmadan bazı cümleleri alıp alt alta koyduktan sonra ortaya çıkacak olan şiirden bahsediyorum. Bunun yanında Ahmet Büke öykülerinde kutucuklar, oklar, şarkı linkleri, internet adresleri, makale alıntıları bulmak işten bile değildir; İlle de istiyorsan, yazar cesaretle biçimsel oyunlar da oynuyor deyip kitabı biraz daha sevmeni sağlayabilirim. Yalancı da çıkmam hani.

Sözlerimi yazarın aynı isimli öyküsünden bir “dua”sıyla sonlandıracağım. Ne mi diyorum? Bu bir eleştiri ya da kitap tanıtım yazısı değil, bir dosttan başka dostlara yazılmış naçizane bir tavsiye mektubudur.

“Allahım

(…)

Bütün bu olanları düşünürsen dünyanın artık çok kötü bir yer olduğunu anlarsın. Bize ya yeniden bir umut ver ya da zamanı öyle hızlı geriye sar ki, o yumurtayı doğuran tavuk daha yumurta bile olmadan ben hem annemi hem de babamı bu cehennem ülkeden kaçırayım.

Büyük ellerinden öperim.

Kulun ve hastan

Zahit”

Müfredat Dergisi Ocak sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

4 thoughts on “Ekmek ve Zeytin’i Okurken Bana Olanlar

  1. “Arıyorum arıyorum kitap yok, bir kitabı bulamadığınızda neler hissettiğini hatırlıyor musun? Kitap efsaneleşir gözünde, mutat sahaf ziyaretlerin işkenceye dönüşmeye başlar… beklemekten başka çare yoktur. Kitapla aranda bir âşık maşuk ilişkisi peyda olmuştur. Onu hak etmen gerektiğini, bir gün seni bulacağını düşünür düşünür, düşünürsün.”

    Benzer hisleri okurlarınız sizin kitabınız için hissediyor…

      1. Çok naziksiniz. Ve sosyal medyada epey aktif olduğunuz için kolay ulaşılabilir bir yazarsınız. Yine de bir kitabı gidip kitapçıdan almanın, eve heyecanla gelip kitap halinde okumanın güzelliği başkadır. Umarız Ahmet Büke’nin durumunda olduğu gibi bir gelişmeyi sizle de yaşarız…

  2. elbette kitap başka. laf aramızda o word belgesini okuyamamıştım ben de zaten; Allahtan o günlerde bi sahaftan buldum kitabı 🙂 İyi dilekleriniz için çok çok teşekkürler. O da olmazsa bizim yayınevi Can gibi geniş bir dağıtım ağına sahip olur inşallah ne diyelim 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s