Arkadaş Kalalım (Gerçek Hayat 28 Kasım)
Kasım 30th, 2011 § Yorum yapın
Haftasonu lise öğrencisi kuzenlerimle mecburi birkaç saat geçirdim. Önceleri isteksizdim, bir an önce yanlarından kaçayım; beni rahat bıraksınlar, kendi yüce kültürel şeylerime döneyim istiyordum. Ta ki kuzenlerim dünyadan habersiz bir ihtiyara (evet ben) taze bilgiler vermenin, bense öğrenmenin aşkıyla dolu olarak koyu bir sohbete başlayana kadar. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadık desem yeridir. Türk edebiyat kamusunun çok işine yarayacak bilgiler elde ettim sevgili okur. Olaylar şöyle gelişti:
Doğalgazlı küçük evimizde, düşmanca birbirini süzen bıkkın insanların bolluğundan dolayı, kızgın güneşin bunalttığı bir Teksas kasabası havası hakimdi. Sessizlik denilen o ateş topu duvarlara çarpa çarpa büyüyor, bütün ev söylenemeyen sözlerden yapılı bir ateş yumağına dönüşüyordu. Farklı çağlara farklı hayatlara ait yabancılar olarak ben ve kuzenlerim “biz burada yabancıları sevmeyiz bayım” flamalarımızı çıkarmıştık. O sırada kuzenlerimden diğerlerine göre daha canayakın olanı, sırf sormuş olmak için; “Abi facede kaç arkadaşın var?” dedi. Gülümsedim, “Gerçek Hayat’ta yazıyorum kızım ben” diyecektim, ukalalık sayılır diye kendimi tuttum. Facebook’da hiç tanımadığım, kim olduğunu bilmediğim arkadaşlarım bile vardı sonuçta, bir edebiyat dergisi çıkarıyor, öyküler yayımlıyordum, kitabım bile vardı. Sayıyı pek önemsemiyormuş gibi yaparak, “Yediyüz filan” diye cevap verdim. Ne bekliyordum? Hayret nidaları, hayranlık, alkışlar, tebrikler…
Hiçbirini alamadım.
Diğeri sordu; “E senin kitapların falan yok mu?”
“Kitaplarım değil, bir tane kitabım var sadece, yeni çıktı.”
“Bir tane mi? Ne kadar zamanda yazıyosun ki bir tanesini?”
Hayal kırıklığına uğramış görünüyorlardı.
“Çok dergi çıkardım ama. İki ayda bir” diye durumu kurtarmaya çalıştım.
Olacak gibi değildi. Atağa geçmeliydim.
“Peki sizin kaç arkadaşınız var bakayım?”
İlk soruyu soran, gözleri hınzırca parlayarak;
“Benim binyüz ama daha önce kapattığım hesabımda ikibin falandı.”
Tabiri caizse havam sönmüştü.
“Nasıl oluyor ki? Kimsiniz ki siz, nerden buldunuz bu kadar arkadaşı?” dedim sükunetimi muhafaza etmeye çalışarak.
“Ohoo bu birşey mi abi, benim bir arkadaşım var onbin abonesi, dörtbin arkadaşı var”
“Ne iş yapıyor?”
“Öğrenciii!”
“Allah Allah”
“Ha bir de şiir yazıyor, onların videolarını paylaşıyor facebook’da. Çok güzel okuyor, geçen bir tanesini seyrettim. Az daha ağlıyordum. Çok acıklıııı!”
Sonrasını pek hatırlamıyorum, fazla konuşamadık; onlar anlattı ben dinledim, onlar anlattı ben dinledim. Sohbetin bir yerinde kuzenim “Oğuz Altay” dan, Olric’den “efendimiz” kalıbından, Oğuz Altay’ın facebook sayesinde ünlü olduğundan bahsederken ben bu travmadan nasıl çıkacağımı düşünüyordum.
Ya bir bardak suda fırtına koparan şair efendiler? Birbirini güya ikbal ya da şöhret için karalayan kalem erbabı? Herşey boşuna mıymış?
Kuzenimi bize çağırdım, bir hafta bizde kalacak. Şimdi ben biraz facebook çalışmaya gidiyorum, arkadaş sayımı arttıracağım. Unutmayın: Bizim naçiz vücutlarımız elbet birgün toprak olacaktır ama facebook, ilelebet payidar kalacaktır.
Konularla ilgisiz bir şiir köşesi
Jerzy Kosinski geldi benimle
ölüm beğendik pazardan
bir kaçını giydik ben giydim üstüme biri olmadı
çıkar o iyi ölüm değil bu daha iyi dedi
başıma çömeldim adını geçirdim sordum
konuşsam olay olur insan içinde dedim
gemi seç beni güzel sevgilim
ulan basıyor sinir kemiklerimi
beni seç
ruj dudakların sürer gibi seni
gel
benimle oturalım
yolda odalar çok kuru da olur
onu yeme o benim karaciğerim
bir de uzay boşluk değildir sevgilim
sigaram varken sevemiyorum dur bekle
büyük büyük gitme
şiir laftır
neşe de böyle kıvrık bir şey bak
bastırınca böyle kıvrık rık rık olur
ağzımda buzlar kırıyorum beni seç
akan güneş aksın otur büyük büyük gitme / Franco Buskas
İslami Yayıncılık Öldü mü? Issız Acun Kaldı mı?
Ahmet Hakan, 15-20 yıl önce Sol kesimin ezici üstünlük, İslami kesimin ise sığınmacılık psikolojisiyle Kitap Fuarı’nda yer aldıklarını; 2011 yılında da yine İslami kesimin kazandığı onca egemenliğe ve imkana rağmen varlığını eskisi kadar bile hissettiremediğini yazdı. Ömer Lekesiz ise Yeni Şafak’taki köşesinde yerinde ve içerden bir tespitle yayıncıların çeviri konusundaki özensizliğini (sebepleriyle), iktidarın ajanslar eliyle ulufe dağıtışını, tüccar yayıncıların türemesine sebep oluşunu, dini zihniyetteki kapitalist dönüşümü, büyük yayınevlerinin çok satar yazar yetiştirme gayretini anlattı.
Peki bu soru-n-ların muhatapları ne düşünüyor, ne yapıyor? Kocaman yayınevleri, ezik etkinliklerle, kültür programları üzerinden reklam yapmayı seven belediyeler, kültür bakanlığı, büyük patronlar vesaire vesaire.
