Büyük Uyku
Kasım 6th, 2011 § Yorum yapın
Haluk Bilginer’in bu ay Milliyet Sanat dergisine verdiği röportaj, tartışılamaz sanılan bir tabuya cesur bir saldırı içeriyor. Röportajın tamamının okunması gerektiğinin altını çizerek küçük bir kısmı üzerine düşünmeye çalışacağım. Şöyle diyor Bilginer:
“Ben diyorum ki, bir insanın acısı oyundan daha büyükse, o oyun oynanmaz. Böyle bir saçmalık yok. Benim babam öldü, ben sahneye çıkacağım, öyle mi? Tekrar ediyorum, herkes kıçımı yesin.”
Sanılanın aksine insanlığın sanata bakışı başından beri aynı değildi. Sanat, kerameti kendinden menkul bir kutsal değildi; Rönesans’la birlikte neredeyse tamamen teolojik sebeplerden, bir hesaplaşmalar zinciri başladı. Sonunda tanrısını öldüren Batı, onun yerine, bilindiği üzere maddeciliği ve hümanizmi koydu. Yeni tanrı, birey ve bireyin özgürlüğüydü, 18 ve 19. yüzyıllarda ise artık “sanat denilen değişmez bir nesnenin ya da güzellik veya estetik denen soyutlanabilir bir deneyimin var olduğu varsayımı” kanonik bir görüş ve toplumu dönüştürme gücü olan dinin yerine konulmuş yeni “toplumsal harç” halini aldı. Sanat da sanatçı da Eagleton’un deyimiyle birer “fetiş nesnesi” haline geldi. Yayımlandığında çok konuşulan Sanat Komplosu kitabında Baudrillard da sanatın kendi kendini kutsayan obez bir rahip gibi hayatı da kutsamaya, hayatın yerine geçmeye kalkıştığından söz eder. Oysa Haluk Bilginer’in harikulade bir gözlemle yakaladığı gibi sanat hayattan daha kutsal değildir, sanatçının kendini bir rahip sayarak toplumdan, kendi acılarından izole bir pozisyonun düşünü kurması, sanat eserinin kutsallaştırması, Batı’dan uygunsuzca kaptığımız bir çağ hastalığından öte bir şey değildir.
Klişeyi tekrar edelim; Show must go on!
Elbette tartışmanın bu yönü bile -sanatın kutsallığı vesaire-, asıl mesele yanında masum kalıyor. Çünkü burada kutsallaştırılan sanat bile değil, gösteridir; Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nda söylediği gibi, “modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların tüm yaşamı devasa bir gösteri birikimi olarak görünür. Dolaysızca yaşanmış herşey yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır.”
“Kutsal insan”, Tanrı’yı öldürmek pahasına kazandığı ayrıcalığı çoğalttığını sanarak bilinçsizce, yavaş yavaş üretim canavarının kanlı dişleri arasına bırakıyor. “Gösteri, kendini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar.” İnsanın hakikatten, hayattan, gerçek acılardan vaz geçişi, gittikçe robotlaşırken hala özgürlükten bahsetmesi ne hazindir.
Yeni dinin rahiplerini ölüm bile kutsal görevinden vazgeçiremez çünkü evet, gösteri devam etmelidir. Oysa biliyoruz ki devam eden şey gösteri ya da kutsallaştırılıp hayatın üzerinde konumlandırılmasına itiraz ettiğimiz sanat değil, sadece büyük bir uykudur, insanın şahsiyetini hergün biraz daha tüketen, insanı kendine yabancılaştıran, hakikatten uzaklaştıran büyük uyku.
