2011’de Başımıza Gelenler Vol.2
Aralık 20th, 2011 § Yorum yapın
Gerçek Hayat – 19 Aralık
Geçen hafta 2011 yılında olup bitenler konuşmamız yarım kalmıştı devam edelim;
Yıl boyunca, sinema alanında yerli filmler kendini pek gösteremedi, şöyle kült filmler arasına girecek esaslı bir tane seyredemedik doğrusu. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi mi? Şöyle diyor şair Cihat (Duman); “Biz büyüdük herhalde. Yükseldik. Ünlü’nün denizi artık boyumuzu geçmiyor. Güneşin Oğlu filminde (yıllardır izlemediğim halde aklımda kalmış, sinema salonunda 3-5 kişiydik) karakterin kameraya bakarak “filmin saçmalığı ile seyirci orantısı ters orantılıdır” demesi beni benden almıştı. Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’nde de muhtemelen kendinden geçen ciyatdumanlar vardır. Onlara buradan mahsus selam ediyorum.” Ben de altına imzamı atıyorum.
Ejder Kapanı, Av Mevsimi, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Behzat Ç. Bizi hayal kırıklığına uğratan diğer yapımlardı. Bir Zamanlar Anadolu’da, Nuri Bilge Ceylan dediğinizi duyar gibiyim. Bana kalırsa Ceylan’ın şaheseri Cannes’da ödül alırken çektiği kısa film: “Güzel ve yalnız ülkem”di.
Leyla İle Mecnun ve Behzat Ç. bilumum “benim evimde televizyon yok abi” cileri ve entel gençlerimizi yıl boyunca televizyon başına kilitledi. Bir dizi için televizyon sahibi mi oldular? Yok sanmıyorum. Sanırım büyük çoğunluk bilgisayarına indirip izledi, o zaman abdest bozulmuyordur belki de. Ben de birkaç denemede bulundum, toptan izleyip günceli yakalayacaktım ama… Kardeşim bir bölümü iki saat olan diziyi nasıl topluca izleyebilirsin ki? İzleyemedim. Bu yüzden Tv dizisi izleyenleri aşağılayanlar sınıfında kalmaya mahkûm oldum.
Ve dergiler, hür tefekkürün kaleleri -dergi dedikten sonra Meriç’in bu sözünü eklemeyeni dövüyorlarmış- dergiler. Yılın en önemli vakası İtibar dergisinin çıkışıydı, ilk iki sayısına şüpheyle yaklaşsam da üçüncü sayıyla beni de tavladı İtibar. Bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım kısmetse. Karagöz dergisine olan muhabbetimi, Aşkar dergisinin deli fişek sayılarını, Gerçek Hayat’ın kültür sanat sayfasını takip edenler zaten biliyorlar. Karagöz de Aşkar da zaman zaman gecikse, periyodundan şaşsa da kaliteden hiç taviz vermediler. Aşkar’ın doksanlar dosyası, Karagöz’ün Poetik Hikem ve Kanonsuzlar dosyaları bence özellikle önemliydi. Salim Nacar editörlüğünde yayımlanan Başkalarının Hayatı dergisi dudak uçuklatacak sayılar çıkarmaya devam ediyor. Emek, alınteri, samimiyet derginin her sayfasından akıyor. Hece dergisi Hayriye Ünal’ın editörlüğünde klişe deyimle edebiyatın nabzını tutan sayılar yapmaya devam etti diyebiliriz. Kertenkele uzun bir aradan sonra yola devam etme kararı aldı, bu iyiydi. Varlık hâlâ çıkıyor, bu iyi mi kötü mü inanın ben de bilmiyorum.
Bu konuyu uzattıkça uzatabiliriz ama sanırım tadında bırakmalıyız. İnsan Yayınları mı? İstiklal Caddesinde bir onur meselesi olarak arz-ı endam eden şu “bizim” kitapevini diyorsunuz. O bu yıl da orda, ama hâlâ ne Hece, ne Dergâh, ne Şule ne de Okur Kitaplığı’nın yeni çıkan kitaplarını orada bulmak mümkün değil. Bu yıl da soruyoruz, geçen yıl olduğu gibi; İnsan Kitap İstiklal’de niye var?
İyi Orta Gol Getirir
Belki başlığı biraz yersiz bulacaksınız ama televizyonda şu Raskolnikov’lu muhteşem reklamı gördüğümde, o görme engelli adamı, onun telefondan Suç ve Ceza’yı dinliyor oluşunu, tüm bu harika konseptin birilerinin cebine yeni resimli kâğıtlar girsin diye değil hakikaten hizmet için yapıldığını hissettiğimde, tüm bu hizmetin ücretsiz olduğunu öğrendiğimde “GOool!” diye bağırasım geldi. Kayıt yapılan kitaplara şöyle bir göz gezdirdim, kimler yok ki; Gogol, Stepan Zweig, Halid Ziya Uşaklıgil, Yaşar Kemal, Kazancakis, Bilge Karasu, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Marquez, Memduh Şevket Esendal, Ursula K. Leguin, Cengiz Aytmatov, Cemil Meriç… Belki fazla heyecanlandım beni mazur görün ama buradan Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji Laboratuvarı (GETEM) ve Türk Telekom’a teşekkür etmekten alamadım kendimi. Bence gol vallahi gol!
“Konularla Alakasız” Bir Şiir
Kalender/Ahmet Murat
Kalenderiz, sesimiz çatal, suyumuz karanlık
Karanlık ve acı mı? Acı da ne demek?
Kaderimiz bir Pazar’ın akşam saatleri
Gel Allah’ın zabıtası topla bizi
Kalenderiz, sakalsız, taraksız, cascavlak
Rabbini tüysüz bir oğlan suretinde gördü Şah
Zahit bizi tayin eyleme, ta’n eyleme, tam eyleme
Höykürür Zebur, kamburumuz Arafat
Kalenderiz, cemaat değil, dernek hiç
Etkili yakınlarımızı yaktık güne zinde başladık
Sesimiz ulaşmaz şükür koca Tanrı’dan gayrıya
Zırnık biziz, halt biziz, biziz hiç
(İtibar Dergisi Aralık sayısından alınmıştır)
2011 yılında başımıza gelen en iyi onsekiz virgül beş şey
Aralık 14th, 2011 § Yorum yapın
(Gerçek Hayat 12 Aralık)
Aralık ayının vazgeçilmezidir; kitap ekleri, dergiler, internet siteleri maziye uğurlayacağımız yılın en iyilerini ortaya koyarlar. Elbette “yılın en iyileri” seçimlerinde bu yapıların bir çeşit kanonik refleksle kendi yayınlarını ön plana çıkarıp ötekini görmezden gelme alışkanlığı da dikkatli okuyucuların gözünden kaçmaz. Fazla söze gerek yok, ben diyorum ki, biz de kendi “en”lerimizi sayalım bakalım, Mümkün olduğunca kişisel olsun. Ben önden gidiyorum, sizi de bekliyorum:
2011 yılının şüphesiz en önemli edebiyat olayı, çok da önemli bir edebiyat olayının gerçekleşmemesiydi. Dostoyevski yeni bir roman yazmadı bildiğimiz kadarıyla, ne bileyim Rilke dirilmedi, Oğuz Atay hala okurlarını bekliyor, içli gözlerle Ara Güler’in objektifine bakıp duruyor. İnsan Yayınları’nın edebiyat ve felsefe dizileri yapacağını duymuştuk hala bir hareketlilik göremedik onun yerine Ayrıntı Yayınları fuarla birlikte beş ya da altı kitabı okurla buluşturdu yerli edebiyat alanında. Benim ve fikirlerini önemsediğim birkaç kişinin daha ortak kanısı kapağından tasarımına içeriğine onun da fiyasko olduğuydu. Dergâh Yayınları nihayet kapak tasarımını değiştirdi, iyi de oldu. Şule ve Okur Kitaplığı yayınları genç yazarların ilk kitaplarını yayımlamak konusunda ısrarlı, takdire şayan ve delice adımlar attılar. İskender Pala yeni kitaplar yazdı; şahsen ben artık ayırt edemiyorum, bir kitap var ve farklı isimler, kapak tasarımlarıyla aynı kitap basılıp duruyor mu acaba? Bunu bir düşünün derim; kulaktan dolma bir bilgi daha, İskender Pala Od’u yazış sebebini “Yunus garip kalmasın” diye belirtmiş. İnanmazsanız inanmayın rüyamda gördüm Yunus’u şöyle diyordu:
Hey Emre’m Yunus biçare / Bulunmaz derdine çare / Var imdi gez şardan şara / Şöyle garip bencileyin
Bence 2011’İn edebiyat olayı bu rüyaydı ama inanmazsınız.
Ömer Lekesiz’in Yeni Şafak’taki köşesi yıl boyunca eskilerin dediği gibi şoke ediciydi. Usta eleştirmen, en çetrefil konulara kendine has üslubuyla değinmekten kaçınmadı; ironi mi dediniz, ben de öyle dedim. Ahmet Büke’nin yeni kitabı Ekmek ve Zeytin çıktı, daha kısa, daha çarpıcı şiirle kardeş öykülerdi bunlar. Cemal Şakar’ın yılların birikimini ortaya koyduğu, gelenek, modern, sanat, kutsal, ilham gibi kavramlar üzerine ciddiyetle ve derinliğine düşündüğü sıra dışı yazıları “Edebiyatın Sırça Kulesi” ismiyle kitaplaştı. Aslında kıyametlerin kopması, tartışmaların ayyuka çıkması gerekiyordu. Çünkü bu kitaptaki yazılar ezberlerinizi bozacak türden yazılardı. Ali Ayçil’in yeni kitabı “Yenilgiden Dönerken” çıktı, şairliğini öykücülüğünü bir yana koyarsak usta bir denemecinin –ki ne kadar da azdır iyi deneme yazarı bizim edebiyatımızda- dört yılın ardından çıkan kitabının nereden baksanız olay olması gerekirdi.
Sevgili okur yerimiz dar geldi, Allah yenimizi daraltmasın. Haftaya devam edelim inşallah. Ha bu arada eski Gerçek Hayat bu sene de çok süperdi, yenisi bir türlü tat vermedi. Yine, daima.
Hiç Anlayamadıklarım
- Haluk Levent, sürekli adi suçlardan hapse girip düşünce suçlusuymuş gibi caka satmayı nasıl başarıyor anlamıyorum.
- Kim Kardashian Karslı çıkmış, Bob Dylan da Karslıydı, sanki hatırlayamadığım birkaç tane daha var. Kars’ta bir zamanlar ne olmuş anlamıyorum, bence araştırsak Elvis de Karslı çıkacak.
- 1-6 yaş grubundaki çocukların Caillou (Kayu) çılgınlığını anlamıyorum, Kayu’yla yetişen anne babaların (çocukların değil) o kel çocuğun anne babası gibi olamayacakları için duydukları vicdan azabından nasıl kurtulacakları sorusunu ise psikologlara bırakıyorum.
- Twitter’da makale yazanların, 140 karakterlik 50 tivitle ne yapmaya çalıştıklarını anlamıyorum. Umberto Eco olsa -ki kendisi sağ ve var- şöyle derdi: Eğer 140 karakterde halledemiyorsan bloguna yaz, yok ille tivit yazacağım diyorsan o halde 140 karakterle yetinmelisin.
- Mesela Mecid Mecidi nasıl bu kadar süsten uzak ve dokunaklı filmler yapıyor, Q. Tarantino neden bu kadar şiddet düşkünü, pornografik anlıyorum da ikisini bir bünyede eritebilen bizi anlayamıyorum.
Arkadaş Kalalım (Gerçek Hayat 28 Kasım)
Kasım 30th, 2011 § Yorum yapın
Haftasonu lise öğrencisi kuzenlerimle mecburi birkaç saat geçirdim. Önceleri isteksizdim, bir an önce yanlarından kaçayım; beni rahat bıraksınlar, kendi yüce kültürel şeylerime döneyim istiyordum. Ta ki kuzenlerim dünyadan habersiz bir ihtiyara (evet ben) taze bilgiler vermenin, bense öğrenmenin aşkıyla dolu olarak koyu bir sohbete başlayana kadar. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadık desem yeridir. Türk edebiyat kamusunun çok işine yarayacak bilgiler elde ettim sevgili okur. Olaylar şöyle gelişti:
Doğalgazlı küçük evimizde, düşmanca birbirini süzen bıkkın insanların bolluğundan dolayı, kızgın güneşin bunalttığı bir Teksas kasabası havası hakimdi. Sessizlik denilen o ateş topu duvarlara çarpa çarpa büyüyor, bütün ev söylenemeyen sözlerden yapılı bir ateş yumağına dönüşüyordu. Farklı çağlara farklı hayatlara ait yabancılar olarak ben ve kuzenlerim “biz burada yabancıları sevmeyiz bayım” flamalarımızı çıkarmıştık. O sırada kuzenlerimden diğerlerine göre daha canayakın olanı, sırf sormuş olmak için; “Abi facede kaç arkadaşın var?” dedi. Gülümsedim, “Gerçek Hayat’ta yazıyorum kızım ben” diyecektim, ukalalık sayılır diye kendimi tuttum. Facebook’da hiç tanımadığım, kim olduğunu bilmediğim arkadaşlarım bile vardı sonuçta, bir edebiyat dergisi çıkarıyor, öyküler yayımlıyordum, kitabım bile vardı. Sayıyı pek önemsemiyormuş gibi yaparak, “Yediyüz filan” diye cevap verdim. Ne bekliyordum? Hayret nidaları, hayranlık, alkışlar, tebrikler…
Hiçbirini alamadım.
Diğeri sordu; “E senin kitapların falan yok mu?”
“Kitaplarım değil, bir tane kitabım var sadece, yeni çıktı.”
“Bir tane mi? Ne kadar zamanda yazıyosun ki bir tanesini?”
Hayal kırıklığına uğramış görünüyorlardı.
“Çok dergi çıkardım ama. İki ayda bir” diye durumu kurtarmaya çalıştım.
Olacak gibi değildi. Atağa geçmeliydim.
“Peki sizin kaç arkadaşınız var bakayım?”
İlk soruyu soran, gözleri hınzırca parlayarak;
“Benim binyüz ama daha önce kapattığım hesabımda ikibin falandı.”
Tabiri caizse havam sönmüştü.
“Nasıl oluyor ki? Kimsiniz ki siz, nerden buldunuz bu kadar arkadaşı?” dedim sükunetimi muhafaza etmeye çalışarak.
“Ohoo bu birşey mi abi, benim bir arkadaşım var onbin abonesi, dörtbin arkadaşı var”
“Ne iş yapıyor?”
“Öğrenciii!”
“Allah Allah”
“Ha bir de şiir yazıyor, onların videolarını paylaşıyor facebook’da. Çok güzel okuyor, geçen bir tanesini seyrettim. Az daha ağlıyordum. Çok acıklıııı!”
Sonrasını pek hatırlamıyorum, fazla konuşamadık; onlar anlattı ben dinledim, onlar anlattı ben dinledim. Sohbetin bir yerinde kuzenim “Oğuz Altay” dan, Olric’den “efendimiz” kalıbından, Oğuz Altay’ın facebook sayesinde ünlü olduğundan bahsederken ben bu travmadan nasıl çıkacağımı düşünüyordum.
Ya bir bardak suda fırtına koparan şair efendiler? Birbirini güya ikbal ya da şöhret için karalayan kalem erbabı? Herşey boşuna mıymış?
Kuzenimi bize çağırdım, bir hafta bizde kalacak. Şimdi ben biraz facebook çalışmaya gidiyorum, arkadaş sayımı arttıracağım. Unutmayın: Bizim naçiz vücutlarımız elbet birgün toprak olacaktır ama facebook, ilelebet payidar kalacaktır.
Konularla ilgisiz bir şiir köşesi
Jerzy Kosinski geldi benimle
ölüm beğendik pazardan
bir kaçını giydik ben giydim üstüme biri olmadı
çıkar o iyi ölüm değil bu daha iyi dedi
başıma çömeldim adını geçirdim sordum
konuşsam olay olur insan içinde dedim
gemi seç beni güzel sevgilim
ulan basıyor sinir kemiklerimi
beni seç
ruj dudakların sürer gibi seni
gel
benimle oturalım
yolda odalar çok kuru da olur
onu yeme o benim karaciğerim
bir de uzay boşluk değildir sevgilim
sigaram varken sevemiyorum dur bekle
büyük büyük gitme
şiir laftır
neşe de böyle kıvrık bir şey bak
bastırınca böyle kıvrık rık rık olur
ağzımda buzlar kırıyorum beni seç
akan güneş aksın otur büyük büyük gitme / Franco Buskas
İslami Yayıncılık Öldü mü? Issız Acun Kaldı mı?
Ahmet Hakan, 15-20 yıl önce Sol kesimin ezici üstünlük, İslami kesimin ise sığınmacılık psikolojisiyle Kitap Fuarı’nda yer aldıklarını; 2011 yılında da yine İslami kesimin kazandığı onca egemenliğe ve imkana rağmen varlığını eskisi kadar bile hissettiremediğini yazdı. Ömer Lekesiz ise Yeni Şafak’taki köşesinde yerinde ve içerden bir tespitle yayıncıların çeviri konusundaki özensizliğini (sebepleriyle), iktidarın ajanslar eliyle ulufe dağıtışını, tüccar yayıncıların türemesine sebep oluşunu, dini zihniyetteki kapitalist dönüşümü, büyük yayınevlerinin çok satar yazar yetiştirme gayretini anlattı.
Peki bu soru-n-ların muhatapları ne düşünüyor, ne yapıyor? Kocaman yayınevleri, ezik etkinliklerle, kültür programları üzerinden reklam yapmayı seven belediyeler, kültür bakanlığı, büyük patronlar vesaire vesaire.
Haminnelerin Beni
Kasım 24th, 2011 § Yorum yapın
(Gerçek Hayat 21 Kasım)
Dün Hızır’ı gördüm. Yani belki. Yani büyük bir ihtimalle. Yaşlı bir kadın suretindeydi.
Kadıköy Moda’da cadde manzaralı bir banka tünemiş Tahrir Vazifeleri’ni okuyordum. İsmet Özel, “Geçen her gecenin leyle-i kadr, karşılaştığım her kişinin Hızır olmadığını anladığım zaman kırılıyorum” diyordu. Kitabı kapatıp düşünmeye başladım… Peki samimi olalım, güzel bir söz okuduğunun farkında olan her “kültürlü insan” gibi “ayakuçlarında akaduran insan yığınını” izleyip düşünmem gerekliydi. Gözucuyla beni gören başkaları var mı diye kolaçan ederek…
Şu simitçi? Hayır bakmıyordu. Şu elinde resmi evraklarla dilencilik yapan yemenili kadın? Iıh. Şu gelip geçenleri dükkana buyur eden esnaf? Birbirine küfrederek yanımdan geçen liseliler? Şu mağazanın önünde cep telefonuyla konuşurken sigara içen genç, alımlı kız? Ayakkabı boyacısı çocuk? Şu hippi kılıklı, apaçi, rockçı, emo, külhanbeyi tavırlı?
Kendi çapımda yaşayacak olduğum gösterişli aydınlanma kimsenin umrunda bile değildi. Acemi bir fotoğrafçının elinden çıkmış alelade bir şehir fotoğrafıydık o anda o kadar, fazlası değil. Resmin sıradan bir parçasıydım. Kitabı açıp sonraki cümleleri okumaktan başka çarem yoktu:
“Böylece kırılan bir düş haline dönüştüğümü görüyorum. Evet bizzat kendim bir düş kırıklığıyım, kırık bir rüyayım ben. Ve hepimiz öyleyiz.”
Altını çizdim. Galiba bir parça öfkeyle (Raskolnikov’u andıran), ellerim titreyerek, etrafıma bakmamaya çalışarak. O sırada tam karşımdaki bankta oturan ihtiyar bir kadına ilişti gözüm. Beni izliyordu. Gözlerinde… inanın anlatmakta çok zorlanıyorum. Aynı zamanda hem tedirgin hem mağrur, hem güleç hem karanlık, hem meraklı hem ukala, hem mütevekkil, hem çocuksu bir ifade vardı. İnce, derisi buruşmuş parmaklarında beyaz bir mendil yo yo sanırım mendil yanılsamaydı, bir Selpak peçete gördüm. Bir de kalın çerçeveli gözlükler.
Genç bir kız yaklaştı yanına. Dişlerini göstererek gülümsedi kadın. Elindeki broşürleri gösterdi kız, hararetle birşeyler anlatmaya başladı, ben de tahmin etmeye. İnsan hakları savunucusu muydu? Çevrecilerden mi? Hapishanedeki bir militana özgürlük mü istiyordu? Kulak kabarttım. Yaşlı kadın kırık bir sesle konuşurken şehrin de sesi kısıldı adeta, herşeyi daha net duymaya başladım. Genç kızdan hangi okulda okuduğunu, anne babasının ne iş yaptığını, derslerini, nerede yaşadığını, memleketini hatta bir sevdiği olup olmadığını bile öğrendi bir çırpıda. İhtiyar kadının her hamlesiyle kız idealist ufuklardan, gündelik hayatın zindanına doğru süzülüyor, elindeki broşürler anlamını yitiriyordu. Hissedebiliyordum. Kız bir an idealizmle hayat arasında kaldı ve seçimini yapıp koşarcasına uzaklaştı. Kadının gözlerine baktım, hınzırca pek hınzırca gülüyordu kızın ardından. Birden bana döndü. Çenesindeki beni gösterip, (aynından babaannemde de vardı) “ Dünya haminnelerin benleri üzerindedir” dedi. Sağ elinin başparmağına bakmaya kalmadan kayboldu.
Kitabı açtım, son satırda bir Shakespeare alıntısı; “Biz rüyalarla aynı maddeden yapılmışız”
Kitapyurdu’ndan garip bülten
Kitapyurdu’nun kitap bülteninde “Yazarlarımız ne okuyor” diye bir bölüm yapılmış. Bu başlıktan şunu anlıyoruz. Site bir kısım yazarlara “şu sıralar ne okuyorsunuz?” diye sormuş ve cevaplarını yayımlamış. Güzel, bunu merak eden ciddi bir okur kitlesi de vardır pekala. Gelin birkaç örnek cevaba bakalım;
M. Engin Noyan, Hohopname (Ciltsiz)
İpek Ongun, Aşk (Pembe Kapak)
Cezmi Ersöz, Tuhaf Bir Kadın (Karton Kapak)
Ayşe Kara, İsmail (Cep Boy)
İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (7 Kitap Takım Ciltli)
Şu halde yazarlarımız pek ayrıntıya düşkün değiller çünkü hangi kitabı okuduklarını söyleyip yazarlarını söylemiyorlar hem de çok düşkünler çünkü kitabın karton mu, pembe mi, ciltli mi, ciltsiz mi olduğuna dek söylüyorlar. Şimdi soru şu: Yazarlarımız mı şizofren, kitapyurdu bülteninin ilgili sayfasından şark kurnazlığı mı akıyor?
Tüyap İzlenimleri
Geçen hafta daha kitap fuarına gitmeden, önceki yıllarda çektiğimiz çileden bahsetmiştim. Dayanamayıp yine gittim. Sonuç: Beylikdüzü’nde değişen birşey yok. Hep aynı sefalet.
Bir zamanlar Tepebaşı’nda
Kasım 15th, 2011 § Yorum yapın
Kitapseverlerin tüm olumsuzluklara rağmen her yıl dört gözle beklediği Tüyap Kitap Fuarı bu yıl 12-20 Kasım arasında yapılacak. Ortalama ziyaretçi sayısı 400.000’i bulan fuar, okurların hatta bir çok yayınevinin kimi zaman öfkeli kimi zaman acıklı ısrarlarına rağmen Beylikdüzü’nde yapılmaya devam ediyor. Bilmeyenler için hatırlatalım 2002 yılına kadar kitap fuarı Taksim-Tepebaşı’nda yapılıyordu. Fuara gitmek için yıllık izine ayrılmanız, neredeyse şehirler arası sayılabilecek kadar yol tepmeniz, evden çıkarken aile efradıyla helalleşmeniz, fuar alanına ziyaretçi götürüp getiren servislere binebilmek için seksenlerin tüpgaz kuyruğuna benzeyen kuyruklarda ömür çürütmeniz gerekmiyordu. Karaborsacı minibüsçülerle pazarlığa tutuşma, kapanış saatinde ancak hedefe ulaştığınız için alelacele standları gezmeye çalışmak gibi meşgaleler aklınızın ucundan bile geçmezdi. Tepebaşı’nın da sorunları yok muydu: sıkışıklık, gürültü vs. Ama yine de değiyordu doğrusu. En azından fuardan dışarıya adımınızı attığınızda İstiklal Caddesi’nde soluğu alabiliyor, hayatınıza kaldığı yerden devam edebiliyordunuz. Beylikdüzü’nde ise eve nasıl döneceğiniz sorusu bir an bile yakanızı bırakmıyor doğrusu.
Bu yıl saydığım sorunlardan birinin bile eksilmeyeceği, fuarın gelişinden belli. Gelen eleştirilere cevap veren Deniz Kavukçuoğlu fuarın artık uluslararası olduğunu, kimine göre uzak olsa da başkalarına yaklaştığını (ne kadar zekice), fuarın artık Frankfurt kitap fuarı gibi profesyonelleştiğini böylesinin çok daha iyi olduğunu filan geveliyor. Ama ortada gerçek bir çözüm yok. Aslında tam burada başka bir soru daha akla düşüyor. Geçen yıl ve ondan önceki yıllarda da sözünü ettiğimiz bir soru. Neredeyse yarım milyon okurun çözümsüzlüklere kurban edildiği fuara herşeye rağmen gitmeye değer mi? Gerçekten ucuz kitap aldığını sanan, etkinliklerden faydalanan kaç kişi var?
Maalesef yine yayınevleri göstermelik indirimler yapacak; fuar, tasarımıyla, oluşturulan atmosferle bir tür süpermarkete, ziyaretçiler ise okurluktan tüketiciliğe geçiş yapıverecek. Acaba korsan kitapçılardan tutun fuardaki kitap hırsızlarına, fuar sorumlusuna, okura kadar bu besin zincirinin her kademesinden şikayetçi olan yayıncılar şapkasını önüne alıp düşünmeye ne zaman başlayacak?
Ben ve benim gibi bir kaç nostalji düşkünü; çok çok eski çağlarda –f(u)ar f(u)ar away- bir fuar varmış, o fuarda insanlar çok ucuza kitaplar alır, bu kitap cennetinde doya doya kağıt kokusunu içine çeker, sevdiği tanıdığı yazarlarla bitmeyen sohbetler ederlermiş diye masallar anlatmaya başladık bile, şimdi geçmiş o kadar uzak ki anlattıklarımızın ne kadarı gerçekten yaşandı ne kadarı yalan unutmaya başladık bile.
Çalıntı Entellik
Sol.org internet sitesinden Hece dergisinin 177 ve 178. sayılarında işlediği Entellektüel Şiddet dosyasıyla ilgili garip ve komik bir itiraz geldi. Kendisiyle yapılan söyleşide Osman Çotsay, dosya adının ilk defa kendi tarafından kullanıldığını, bu kavramın kendisine ait olduğunu ve sağcıların kavramları hep böyle soldan çaldıklarını filan söylüyor. Halbuki Çotsay, bu kavramı devrimci arkadaşları kullansın diye kendilerine yetecek kadar üretmişmiş. Söyleşiyi yapan soruyor: “Entelektüel şiddet, solun kavram haznesinde doğdu ve orada kalmalı, diyorsunuz…”
Elcevap: Elbette.”
Doğrusu dünyada yanyana gelmesi en zor iki kelimeyi bir araya getirip kavramlaştırdığı için Çotsay’ı birileri tebrik etmeli. O düşünüp 1987 yılında Edebiyat Dostları’nda kullanmasaydı halimiz nic’olurdu? Entellektüel ve şiddet ha; vay be bunu hiç düşünmemiştim. Bak sen şu Hece’ye!
Ekmek Zeytin
Ahmet Büke, neredeyse söyleşilerini bile öyküyle cevaplayan, “ben sadece öykü yazmayı biliyorum” diyecek kadar gerçek – o kadar gerçek ki, artık gerçek üstü bila sayılabilir- bir öykücü. Onun öykülerini okurken, anlatılan hikayenin havasına kendinizi kaptırmaktan kaçamıyorsunuz. Kendinizi bu gündüz düşüne kaptırmışken Büke’nin görmenizi istediği gerçek, yanına varana kadar fark edemeyeceğiniz sinsi trafik polisleri gibi karşınıza dikiveriyor. Ehliyet ruhsat mı? Yok hayır bu öykülerin sorguladığı şey vicdanınız, hala orada olup olmadığını kontrol ettiniz mi? Heyecanlanmakta haklısınız! Ekmek ve Zeytin Can Yayınları’ndan yeni çıktı.
İhbar Ediyorum Müdürüm’le bir iki şey daha
Kasım 6th, 2011 § Yorum yapın
(7-13 Kasım Gerçek Hayat Dergisi)
Bir İhbarda Bulunmak İstiyorum
Geçen Ay Edep dergisi editörü Arif Ay, bu ay da Sincan İstasyonu editörü Abdulkadir Budak, PTT nin saçma sapan dağıtımından, posta kutusuna gönderilen paketlerin bile “adres bulunamadı” diye geri gönderildiğinden, bir dergiyi üç kez adrese göndermek zorunda kaldıklarından dert yanmışlar. Belki birileri duyar diye ben de bahsetmek istedim. Habersiz olanlar için söyleyelim; Türkiye’de dergicilik hele de edebiyat dergiciliği hala abonelik sistemi üzerine yürüyor. Dergileri ayakta tutan hala aboneler yani bedeli karşılığında kendisine postayla düzenli olarak dergi gönderilen kişiler. Tamam postacıların işleri mektubun tarihe karışmasıyla büyük oranda ekstreve fatura dağıtıcılığına döndü. Muhtemelen bu yüzden PTT yönetimi dağıtıcı sayısını azalttı, bu anlaşılabilir ama anlamadığım şeyler var. Mesela PTT’ye verilen evrakın (mektup, basılı yayın, belge vs.) meçhule gönderiliyor olması nasıl açıklanabilir? Hiçbir PTT çalışanı postayı aldığına dair belge, dekont vermeye yanaşmıyor, yönetmeliklerinde böyle birşey var mı bilmiyorum, varsa da uygulama sıfır. Dolayısıyla ellerimizdeki evrak devleti temsil eden memurun ellerine dokunduğu anda sırasıyla görevlilerin insafına terk edilmiş oluyor. Kaybolan bir postanın resmen en son hangi elde görüldüğü bile tespit edilemiyor.
Herşeyden önce Türkiye’nin kimbilir en köklü kurumlarından biri olan PTT’den işini düzgün yapmasını istemek hakkımız ayrıca bu yamuk düzen, zaten zorlukla ayakta kalan matbu dergicilik alemine ciddi boyutlarda zarar veriyor.
Şimdi otursak kimi dizilerde (Supernatural), filmlerde (The Postman) Amerikan Posta Teşkilatı’nın övüldüğü onlarca sahne hatırlayabiliriz. Tamam gördüklerimiz birebir gerçek değil, böyle şeyler sadece filmlerde olur ama bunun hayalini kuracak kadar olsun PTT ye güvenmek istemekle hata mı ediyoruz acaba? Güvenmeliyiz, antika (köklü manasında) bir kurum cumhuriyetin belki de en antika insanlarını (Don Kişot’luk manasında:yazar, şair, dergiciler) kırmamalı. Kim bilir o zaman yazarlar, şairler, haberciler PTT nin öykülerini yazar, filmlerini, haberlerini yaparlar. Ne dersiniz sayın yetkili güzel olmaz mı? İhbarımızı ciddiye alın çünkü şu halde yapılacaklar olsa olsa absürt Levent Kırca skeçlerine benzeyecek. Ucuz etin yahnisi hesabı.
Farz-ı Kifaye
Sezai Karakoç, cumhurbaşkanlığı onur ödülüne layık görülmüş.Haberi okur okumaz sosyal ağlardaki yankısına baktım. 2007’de kültür bakanlığı ödülünü reddeden üstadın bu ödülü de geri çevireceği yönünde büyük beklenti var. Evet evet beklenti. Kendi halinde yaşayan, kimseye verdiği bir söz olmayan bir adamdan ne çok şey bekliyoruz. Bir adamı simgeleştirip sonra da fiiliyata dökemeye cesaret edemediğimiz ne kadar erdem varsa tahta bir bavula tıkıştırır gibi bu simgenin içine dolduruyoruz. Onu yakışıksızca severek ihtiyaç halinde yenecek gönüllü putumuz olmasını bekliyoruz. Böylece sorumluluk üzerimizden kalkıyor, tüm erdemler birer farzı kifayeye dönüşüyor. Böylece biz yeniden devleti temsil eden en küçük eller; diyelim ki bir vergi dairesindeki gişe görevlisi önünde bile rahatlıkla eğilip bükülebiliyoruz. Hele bir idolümüz ona bağışladığımız alanın dışına çıksın, asıl linç o zaman başlıyor. Ne münafıklığını bırakıyoruz, ne dönekliğini. Karakoç ödülü almasın, biz onurlanalım ha?
Toplanın çadıra giriyoruz
Geçtiğimiz hafta “Hurda Sanat Elektrinkli Dergi” namlı e derginin ve derginin sabık şairi Cihat Duman’ın çabalarıyla Van’daki depremzedelere tam 12 afet çadırı hiçbir aracı kurum olmadan ulaştırıldı. An itibariyle edebiyat camiasından 84 kişinin katılımıyla oluşturulan bu dip dalga, pek çok şair yazara sorumluluklarını hatırlattı diyebilirim. Kişilerin adını tek tek saymak mümkün değil ama organizasyon amacıyla kurulan sitede özel olarak teşekkür edilenler şunlar: Ayşegül Tözeren, Isahag Uygar Eskiciyan, Murat Üstübal, Şoreş Oruç, Faruk Saim Akhan, Mukaddes Akyol, Barbaros Çelik, Saba Kırer, Can Şişman Önce “çadıra giren” edebiyat eylemcileri, şimdi de depremzede çocuklara bayram hediyesi olsun diye oyuncağa girmişler. Siteye bir bakın, siz bu satırları okurken kampanya devam ediyorsa pekala katkıda bulunabilirsiniz: http://vankampanyasi.hurdasanat.com/
Yaşamak Kendi Boyutlarına Karşı Körleşmektir
Kasım 6th, 2011 § Yorum yapın
Büyük sarsıntılar kabın içini tersyüz eder; fiziken ve ruhen. O güne kadar görmek istemediklerimiz, sakladıklarımız bir bir ortaya çıkar. Van Erciş depremi sonrasında da farklı olmadı; içinde putlar büyütenlerin tanrıları ortalığa saçıldı. Fırat News mesela, sadece Ulu Kürtlerden gelen yardımları haber yapmayı yeğledi. Merhametli insanların çabalarını görmezden gelip “Van’da meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremin ardından Kürdistan’ın dört parçası ve diasporada Kürtler seferber oldu”diyerek Kürt tanrısına vicdanını kurban etti. Müge Anlı ve yurdun dört bir köşesinden başkaları, depremi manasızca Çukurca saldırısıyla iliştirmeye çalışıp Türk tanrısına sadakatlerini gösterdiler. Türk tanrıları ve Kürt tanrıları, Türke yardım eden ve Kürde yardım eden tanrılar Van’da insan ölüleri, bina enkazları, acılar, yardım feryatları üzerinde tepişip durdular anlayacağınız. Kanlı şakaların tam sırasıydı çünkü. Dünyanın “biz”den ibaret olduğunu sanıp her geçen gün o “biz”in alanını küçülttükçe küçültenlerin oyuncak tanrıları işte.
Cioran, “Reflekslerimiz ve gururumuz, teşkil ettiğimiz et ve bilinç parçasını bir gezegene dönüştürür. Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir…” der Çürümenin Kitabı’nda.
Ben Erciş dedim siz Libya’ya da bakabilirsiniz. Kaddafi’nin linç görüntüleri üzerinden daha ne kadar vakit geçti ki? Arap baharının devrimcileri de devrim tanrısına asaletlerini bir çırpıda feda etmediler mi? O fotoğrafta tekbir getirerek zalimlik eden muhaliflerin birer aile babası, kardeş, komşu olduklarını düşününce, başka bir yerde ve zamanda çekilmiş başka fotoğraflarda iyi adamlar olduklarını…
Yine Cioran: Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur… İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.
Büyük sarsıntılar, kabı ve içindekileri ters yüz eder. Bu sırada insan kalabilmek, fert ve toplum olarak fıtratında hazır bulunan cinnete kendini kaptırmayıp asaletli adımlar atmaya devam edebilmek insanı eşref-i mahlukat yapar yoksa ayetin dediği gibi hayvandan aşağı olmak işten bile değil. Çünkü yaşamak kendi boyutlarına karşı körleşmektir.
Büyük Uyku
Kasım 6th, 2011 § Yorum yapın
Haluk Bilginer’in bu ay Milliyet Sanat dergisine verdiği röportaj, tartışılamaz sanılan bir tabuya cesur bir saldırı içeriyor. Röportajın tamamının okunması gerektiğinin altını çizerek küçük bir kısmı üzerine düşünmeye çalışacağım. Şöyle diyor Bilginer:
“Ben diyorum ki, bir insanın acısı oyundan daha büyükse, o oyun oynanmaz. Böyle bir saçmalık yok. Benim babam öldü, ben sahneye çıkacağım, öyle mi? Tekrar ediyorum, herkes kıçımı yesin.”
Sanılanın aksine insanlığın sanata bakışı başından beri aynı değildi. Sanat, kerameti kendinden menkul bir kutsal değildi; Rönesans’la birlikte neredeyse tamamen teolojik sebeplerden, bir hesaplaşmalar zinciri başladı. Sonunda tanrısını öldüren Batı, onun yerine, bilindiği üzere maddeciliği ve hümanizmi koydu. Yeni tanrı, birey ve bireyin özgürlüğüydü, 18 ve 19. yüzyıllarda ise artık “sanat denilen değişmez bir nesnenin ya da güzellik veya estetik denen soyutlanabilir bir deneyimin var olduğu varsayımı” kanonik bir görüş ve toplumu dönüştürme gücü olan dinin yerine konulmuş yeni “toplumsal harç” halini aldı. Sanat da sanatçı da Eagleton’un deyimiyle birer “fetiş nesnesi” haline geldi. Yayımlandığında çok konuşulan Sanat Komplosu kitabında Baudrillard da sanatın kendi kendini kutsayan obez bir rahip gibi hayatı da kutsamaya, hayatın yerine geçmeye kalkıştığından söz eder. Oysa Haluk Bilginer’in harikulade bir gözlemle yakaladığı gibi sanat hayattan daha kutsal değildir, sanatçının kendini bir rahip sayarak toplumdan, kendi acılarından izole bir pozisyonun düşünü kurması, sanat eserinin kutsallaştırması, Batı’dan uygunsuzca kaptığımız bir çağ hastalığından öte bir şey değildir.
Klişeyi tekrar edelim; Show must go on!
Elbette tartışmanın bu yönü bile -sanatın kutsallığı vesaire-, asıl mesele yanında masum kalıyor. Çünkü burada kutsallaştırılan sanat bile değil, gösteridir; Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nda söylediği gibi, “modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların tüm yaşamı devasa bir gösteri birikimi olarak görünür. Dolaysızca yaşanmış herşey yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır.”
“Kutsal insan”, Tanrı’yı öldürmek pahasına kazandığı ayrıcalığı çoğalttığını sanarak bilinçsizce, yavaş yavaş üretim canavarının kanlı dişleri arasına bırakıyor. “Gösteri, kendini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar.” İnsanın hakikatten, hayattan, gerçek acılardan vaz geçişi, gittikçe robotlaşırken hala özgürlükten bahsetmesi ne hazindir.
Yeni dinin rahiplerini ölüm bile kutsal görevinden vazgeçiremez çünkü evet, gösteri devam etmelidir. Oysa biliyoruz ki devam eden şey gösteri ya da kutsallaştırılıp hayatın üzerinde konumlandırılmasına itiraz ettiğimiz sanat değil, sadece büyük bir uykudur, insanın şahsiyetini hergün biraz daha tüketen, insanı kendine yabancılaştıran, hakikatten uzaklaştıran büyük uyku.
BORGES VE BEN
Haziran 1st, 2011 § Yorum yapın
Jorge Amado Luis Borges, geçen hafta bu saatlerde, harflerin kağıt üzerindeki mucizevi dizilişini son kez seyredip gördüklerinin zihnine kazındığına tamamen emin olduktan sonra gürültü etmeden yatağına uzandı.
Uyandığında mutlak körlükle birlikte gelen mütevazi duyuş gücünü memnuniyetle karşılasa da, yıllardır başucundan hiç ayırmadığı İlahi Komedya’nın İtalyanca baskısında gözlerini sınamayı da ihmal etmedi. “Sonunda” dedi yatağından doğrulurken “sonunda akşam çöktü”
El yordamıyla çalışma masasına yürüdü. Annesinin eteğinin huzur veren hışırtısı, ışıksız odanın içini doldurana kadar kılını kıpırdatmadan oturdu; hışırtı, bir soruya dönüşecek mi diye merakla bekledi.
Tek bir kelimeye bile gerek duymadan durumu kavrayan anne, sanki günlerdir bu an için hazırlanıyormuş gibi kesin, telaşsız hareketlerle Guarani dilinde neşeli bir şarkı mırıldanarak oğlunun kahvaltısını önüne koydu; karnını doyurdu; koynunda sakladığı beyaz mendille dudaklarını sildi; kıyafetlerini giymesine yardımcı oldu ve ardında eteğinin güven veren hışırtısını bırakarak dışarı çıktı.
Borges, uzun, kemikli parmaklarının heyecanla titremesine anlam veremeyerek masadaki aynaya uzandı. Üzerindeki örtüyü çekip beklemeye koyuldu. Çok geçmeden; göğüslerini kabartıp yengeç adımlarıyla Buenos Aires taşrasında birbirine meydan okuyan gauchoların azametli görüntüleri aynayı kaplayıvermişti. Hikayelerini dinleyerek büyüdüğü bu bıçkın adamları görür görmez kanı tutuşan Borges, sıkı bir bıçak düellosunun arefesindeymiş gibi elini hızla koynuna soktu. O anda eli, kör bir ihtiyarın ağır aksak atan yüreğine değil de keskin bir bıçağa dokunsaydı; kim bilir, gözlerine inen karanlığın perdelerini tek hamlede yırtabilirdi.
Yaşadığı hayal kırıklığı, aynadaki görüntülerin değişmesine sebep olmuştu…
Ayna, adeta kainat bir anda içine tepilmiş gibi; yüce doruklar, dipsiz çukurlar, gökdelenler, yıldızlar, harfler, imgeler ve hayallerle dolmaya başladı. Kum kitabının küflü sayfalarının, ardında ekşimtrak bir koku bırakarak birer birer açıldığını sezen Borges, kitabın bir hortuma dönüşüp kendisini de içine çekeceği korkusuyla olduğu yerde büzüştü. O sabah, annesinin bir hışırtı suretine bürünmüş bedeni, tüm gerçekliğiyle zihnini kuşatmasaydı, onu, kendi kurduğu labirentlerinden birine sürükleyecek paniğe teslim olması işten bile değildi.
…
Bugün, yani Latin Amerika’nın kör ustası Jorge Amado Luis Borges’in, İlahi Komedya’nın satırlarını göremeyişinin üzerinden tamı tamına bir hafta geçmişken; O, hala aynı sandalyeye kurulmuş, zirvesi karlı iki dağa benzeyen göz çukurlarını aynaya dikmiş, odasını kuşatan sonsuz hışırtıya kulak kabartıyor; dudaklarında gittikçe büyüyen muzip bir tebessümle ölümünden 24 yıl 11 ay 17 gün sonra bu ânın hikayesini yazacak işgüzar yazara hazırlayacağı çıkışsız labirentin planlarını yapıyordu. (Edebistan)











